4 Mart 2013 Pazartesi

Az - Hakan Günday



Hakan Günday'ın Oğuz Atay'a selam ettiği, göz kırptığı, saygısını ve sevgisini dile getirdiği romanı. Ne kadar karanlık da olsa, yine aydınlık diyebileceğimiz bir hikaye, Zargana gibi. Aynı isimde iki insanın şiddet dolu ve gerçek kokan öyküsü: Derdâ ve Derda. Akılda kalan yerlere gelince:


"insan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasında nasıl hapsedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir. avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip "biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. buna, büyüme denir"


"O gunden sonra Derda, hucre hucre oldu ve gun gun yaslandi. Cunku derdi korku degil, korkuyu beklemekti. Ve korkuyu beklemek, korkudan beterdi. Bir zamanlar, birinin yazdigi gibi..."

''bir adam geliyordu kapalı gözlerinin önüne. her göz kırpışında. yalnız bir adam. romandaki bütün adlar tek bir adama aitmiş gibi geliyordu derda'ya. turgut'lar, selim'ler, herkes tek bir adammış gibi. iyilikten inşa edilmiş bir adam. belki de cam kırıklarından. belki de havadan inşa edilmiş. binbir parçaya bölünüyordu adam. belki de buharlaşıyordu. her ne yaşadıysa, karanlık bir taş olmuş ve adamı kum gibi ezmişti. ya da buz gibi eritmiş, geriye de kitap kalmıştı. kitap derda'nın anlamadığı her şeydi. geriye kalanları iyi bilirdi.''

2 Şubat 2013 Cumartesi

Malafa - Hakan Günday



Efendim öncelikle şunu belirtelim: Malafa, kuyumcuların yüzük düzeltme ve yüzük numarasını saptamak için kullandıkları alete deniyormuş, ben bilmiyordum, öğrenmiş oldum, ilerde kelime oyununa falan katılırsam belki işime yarar. Bu Hakan Günday'ın okuduğum dördüncü kitabı. İlk üç kitap (Piç, Zargana, Azil) kadar vurucu değil. Kurgu açısından da çok zengin sayılmaz, "bakalım şimdi ne olacak" heyecanıyla okumuyorsunuz yani kitabı. Özellikle tezgah kısmı zamandan kopuk ve durağan gidiyor bence, ancak yine de iyi bir kitap. Antalya'da bir kuyumcuda, Topaz Jewellery Center'da geçen bir tezgahtarlık öyküsü. Turistik ortamlarda dönen dolapları anlatmış Hakan Günday. Öyle bir detay veriyor ki anlatırken, yazarın zamanında bu işlerde çalışmış olduğunu bile düşünüyor insan. Bir de tabi, bir daha bu tip yerleri görünce eminim Topaz ve dönen üçkağıtlar aklıma gelecek. Akılda kalan bazı yerlere gelince:



 “Antalya, dünya üzerinde kendine ait günesi olan tek kenttir. Bü günes isitmaz ama ıslatır. Kanser yapmaz ama kan kusturur. Irkçı bir orospu cocuğudur. Turisti bronzlaştırırken, calışanı buharlaştırır. O kadar erken doğar ki geceyi kimse anımsamaz. Güneş Antalya`ya, Isparta`dan yakındır. Kirpik terletir, dudak yapıştırır. Tatil köyünde doğuyorsa, kahvaltı sonrasi için havuz kenarındaki şezlonga havlu atma, Topaz`ın bahçe girişindeki güvenlik kulübesine doğuyorsa beyin kanamasi zamanıdır.”......sf. 27


“Kimin, hangi nedenle turiste ilk kez ikram ettiği bilinmese de, elma çayı, geleneksel Türk içeceğidir. Ancak Türkler bundan haberdar değildir. ... Sonuçta, turist bir haftalık tatilinde, bir Türk'ün doğumundan ölümüne kadar içtiğinden daha fazla elma çayı tüketir.”..........sf. 66

21 Ocak 2013 Pazartesi

Azil - Hakan Günday


Azil, Türkçe'de azletmek, görevden almak, Arapça'da ise hamileliği engellemek adına kadının dışına boşalmak manasına geliyormuş, öncelikle bunu öğrenmiş oluyoruz. Kitap Asil adında bir karakterin acıklı ama zaferlerle dolu hikayesini anlatmakta. Deha seviyesinde bir zihne fakat yine bu sebepten deliliğe çok yakın bir duruma sahip olan karakterimiz kendi başına dünyayı değiştirecek güce sahiptir. Ancak bu kitap dünyayı değiştirenleri yazan resmi tarihin aksine, değiştiremeden deliren dehaların yer altında kalmış tarihini anlatıyor, yani Asil'in hayatını anlatıyor. Kısa ömrüne üç kitap ve bir belgesel sığdıran Asil, insanlara mesaj vermeye çalışırken kendi içine yolculuk ediyor. İşte Asil'in düşüncelerinden akılda kalan birkaç alıntı:


"önemli olan, tanrı'nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. insan denen bir enstrüman. ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. bu yüzden, tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir."



"sevgi, tırmananları birbirine bağlayan bir halattı. biri düşerse diğerlerinin hayatta kalması için halatın kesilmesi gerekiyordu. ancak sevgi, kesilemeyecek kadar kalın bir halattı ve sonunda herkes düşerdi. aptallar sevdikleriyle düşer, kötüler sevdiklerini aşağı çeker."


"insanlığın bin bir çabayla ikibin yılda yarattığı asgari ahlak, elli yılda televizyon tarafından çiğnenmiş ve on yılda da internet tarafından yutulmuştur."

"beden yerine zihinle nefret etmek cinayetleri, beden yerine zihinle sevmek ise yalanları azaltır. beden yerine zihinle çalışmak işsizliği, beden yerine zihinle var olmak tatminsizliği yok eder. "

"sindirilmesi zor kurallardan biri. düşünceler zihinde doğar. ve zihnin şartları üç boyutlu dünyanınkinden farklıdır. zihnin şartları mükemmel düşünceyi oluşturacak niteliklere sahiptir. oysa üç boyutlu dünyayla kurduğu ilişki bedenin ve duyularınla sınırlıdır. üç boyutlu dünya zihninin aksine daralır ve davranışlarına kusurlar ekler. zihinsel tasarıların ancak bir bölümü davranışlara yansıyabilir. davranış daima eksik kalacaktır. bir insanı sevdiğini düşünmek, ona bunu söylemek ve ardından sarılmakla anlatılmayacak kadar mükemmeldir. bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir."

“Çelişki seni öldürür. Çelişki işkencedir. Çelişki buz tutmuş bir göldür. Çelişki, buz tutmuş gölün çatladığı andır. Çelişki, göldeki çatlağa saplanıp donmaya başlamandır. Çelişki, yardım istemek için açtığın ağzına dolan sudur.”

“Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir.”

“Işık hızının da bir sınırı olduğunu öğrendiğin gün gökyüzüne baktın. Güneşi gördün. Ancak gördüğünün, güneşin geçmişi olduğunu anladın. Haklıydın. Güneş’in Dünya’ya uzaklığı yüz kırk dört milyon kilometre ve ışığının gezegene ulaşması sekiz dakika sürüyor. Dolayısıyla bir gün, güneş sönerse, bunu ancak sekiz dakika sonra anlayabileceğini kabul ettin. Sekiz dakika boyunca, güneşi sönmemiş gibi yaşayacak olan insanları düşündün. Her anın, o son sekiz dakikaya dahil olabileceği olasılığını fark ettin. En önemlisi, düşüncenin davranışa dönüşme süresinin de en az sekiz dakika olabileceğini hayal ettin. Aradaki sekiz dakikayı, doğanın parçası olarak gördün. Sevgilisini sevmekten vazgeçmiş insanın, ancak sekiz dakika sonra bunu açıklayabilmesini olgunlukla karşıladın. Sekiz dakika boyunca sevildiğini düşünmeye devam eden insanın gerçekle çarpışınca kırılan hayaline acımadın. Çünkü gözlemleyebildiğin her davranışın geçmişteki bir düşüncenin eseri olduğunu anlamıştın. Tanığı olduğun ve insanlar tarafından temeli atılmış olan dünya her şeyiyle geçmişe aitti.”

“Sonunda tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da Big Bang denir.”


13 Ocak 2013 Pazar

Piç - Hakan Günday


Hayata dair söyleyecek çok fazla şeyi olan dört arkadaşın hikayesi. Herkesi her şeyi sömürüyorlar, olmadık yerlerde derin düşüncelere dalıyorlar, olmadık yerlerde yüzeyselleşiyorlar. Öykü çok tanıdık bir yerde, Caddebostan Migros'un koridorlarında başlıyor. Okurken insanın içinden hep o kitaptaki terasta yaşayıp elma suyu-votka içmek geliyor. Küçük bir uyarı: kitapta bahsedilen piç kelimesi sözlük anlamından çok uzakta kullanılıyor. Buradaki piçler gayet anası babası belli olan, hatta durumu iyi ailelerden gelen ancak sistemi reddeden çocuklardır ve piçlik onların kendi tercihidir. Akılda kalan bazı yerler:  

"medeniyet duvarla başlar. duvar örmek çeşitli amaçlar taşır. bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. duvarlar örülür ve iki cephelerinde hayatlar gelişir. duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir. çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. savunulması gereken ilk siperdir. dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla medeniyetin dışındadır. çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. asla yıkmanın değil ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında isterse de Malaga'nın sahillerinde yaşasın her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. duvarların diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar."

"dünya üzerindeki yaşıtlarının yarısı gibi "tanrı var mı yok mu?" sorusunu hiçbir zaman sormamış olan piçler tanrının var olduğunu bilir ancak ona inanmaz. tanrıtanımazların aksine tanrıyı bilir ama tanımazlar. tanrının yarattıklarını hatalı bulurlar. tanrının çalışma tarzını beğenmezler. dolayısıyla o'nunla hiçbir ilişkilerinin olmasını istemezler. tanrının varlığını bilen ancak ona isyan etmiş şeytanla da hiçbir benzerlik ve ilgileri yoktur. çünkü piçler güvenmedikleri tanrıya karşı savaşmazlar. piçler ve tanrı birçok konuda farklı düşünür. ancak piçler bu görüş ayrılığını kine dönüştürecek kadar konuyu önemsemezler. oysa tanrının bu olgunlukta olduğunu düşünmezler ve kendilerinden nefret ettiğini bilirler. ancak tanrının adlarına biçtiği hiçbir cezanın vereceği acının kendilerine ısmarladıklarından daha kötü olamayacağını da bilirler. ayrıca, sadece İslam dininde bile doksan dokuz adı olan bir varlığın çok kalabalık olduğunu düşünür ve layık oldukları mutlak yalnızlığın tanrının evrenini reddetmekten geçtiğine inanırlar."

"kim bilir kaç bin yıldır insanın sadece çocuğundan umudu vardı? sırf boyu bir metrenin altında diye dünyayı cennete çevireceğine inanılan kaç çocuğun başı "sizler her şeyi değiştireceksiniz" diyerek okşanmıştı."

"taksim ne demek? paylaştırmak dağıtmak demek. işte burası, istanbul da yaşayan insanların taksim edildiği yerdir. insanlar bu meydandan sokaklara, semtlere dağılırlar. burada sürekli bir pay alma durumu da sözkonusudur. istanbul'dan payına düşeni taksim'de alırsın. çünkü burada zevk, insan, uyuşturucu, kan, aşk, acı, akla gelen herşey taksim edilir. hakedilen payların alındığı yerdir burası. tabii yapılan taksim bazen adaletli olmayabilir. ama zaten meydanın adı sadece taksim dir. adil taksim meydanı değil."

“Öğleden sonra üç, günü yirmi dört saate bölmüş olanların torunlarının iş hayatlarında en verimli oldukları zaman dilimidir. Başkalarının banka hesaplarında tutsak duran paraların kendi ceplerinde özgürlük bulacağını düşünenlerin, sattıkları ürünün vazgeçilmezliğine karşılarındakini inandırmak için kelime haznelerinin sınırlarını zorladıkları bir saattir. Ama eğer bir terasta yaşıyor ve herhangi bir çıkar karşılığında çalışmanın ne olduğunu bilmiyor ya da hatırlamıyorsanız öğleden sonra üç, sizin için sadece öğleden sonra üçtür. Pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir. Ama bir terasta yaşıyor ve saati sokaktaki yabancılardan öğreniyorsanız, zaman size sonsuzmuş gibi gelir. Ve ekonomi, bilim haline gelmeden önce de var olan bir kurala göre bolluk, değersizliği getirir”

11 Ocak 2013 Cuma

Zargana - Hakan Gunday



 
Sonu aydinliga cikan karanlik bir kitap: Dekor Berlin sehridir. 1988 senesinde insanlik, 12 yasinda bir cocuk olan Zargana`nin hayatini elinden almistir. Bir nevi intikam hikayesi yaratir kendine. Elinde avucunda ne varsa bunun icin kullanir. Gecmisinde yasadigi hayatlari gercek aktorlere yasatir. Gercek insanlara gercek senaryolar yazip onlarla oyunlar oynar. Bunu da kimsenin hayir demeyecegi bir arac ile, parayla yaptirir insanlara Zargana. Gecmisindeki tum Zargana`lar ayni anda yasar bu sayede. O hepsini sadece izler. Biri escinsel bir ask yasarken, bir digeri universitede anarsist bir hareketin lideri olur, digerleriyse bir barin arka tarafindaki dikdortgen bir masada oturup sabahlara kadar Tanri`nin ve dinlerin varligini sorgular. Bu sirada Zargana hep bekliyordur. Bir sure sonra artik bu aktorler birer Zargana`ya donusmustur ve onlari kendi hallerine birakma zamani gelmistir. Zargana, tertemiz bir 3 Ekim gunu, bekledigine kavusur ve Berlin`i bir daha donmemek uzere terkeder.....
 

"Hayat, cinsel iliskiyle bulasan olumcul bir hastaliktir"
Jacques Dutronc..................acilis cumlesi

 
“Polonyalılar sinirlidir. Çünkü her gördüğü parlak nesneye koşan bir çocuk gibi dünya üzerindeki bütün siyasi rejimlere koşmuş, hepsinden de büyük bir hayal kırıklığı ile dönmüşlerdir. Kızgınlıkları kendilerinden çok komşularına karşıdır. Memnun olmazlar. Kolay heyecanlanırlar. Çabuk teslim olurlar. Polonyalılar yarı komünist, yarı monarşist ve yarı demokrattır. Polonyalılar yarı insandır. Tek istisna tabi ki Polonyalı Yahudilerdir. Ama Yahudiler her yerde istisnadır. Böyle olması normaldir, çünkü Yahudilik bir dinin değil, bir çocuk çetesinin adıdır” .............sf. 103

 
“- Bugun ne yapmak istersin? diye sordu Betty, kahvalti yaptiklari masanin uzerinde duran portakal sularindan hangisinin kendininki oldugunu dusunurken.
 - Bilmem. Sen ne istersen.
 Zargana ogreniyordu. Asik olunanla yapilan seyin hicbir degerinin olmadigini yaziyordu zihnine silinmez bir murekkeple. Yapilan islerin, gidilen yerlerin sadece asik olunanin disindaki insanlarla birlikteyken onemli oldugunu ogreniyordu. Cunku kendi disindaki bir varliktan sirf nefes aliyor diye zevk alinabildigini goruyordu ilk kez. Betty hicbir sey yapmasa bile, sadece icine oksijen cekerek mutlu edebilirdi Zargana`yi. Bir de parklarda elele yurumeleri gerekmezdi. Hatta birbirlerine dokunmalari bile gereksizdi. Sadece var olduklarini gostermeleri yeterdi aski yasayabilmeleri icin. Ama Betty, Zargana`ya kiyasla cok daha normal bir cocuktu.”.................sf. 186



 

2 Nisan 2012 Pazartesi

Puslu Kitalar Atlasi – Ihsan Oktay Anar


Iyi ki anadilim Turkce imis dedirtiyor insana bu kitap. Iyi ki boyle bir kitabi kendi dilimde okuyabiliyorum. Ne mutlu bana. Bu kitap, cesit cesit karakterin, hikayenin, mekanin icice gectigi muthis bir roman. Osmanli Donemi Istanbul`u: Sultanlar, fermanlar, gizli teskilatlar, ajanlar, lagimcilar, Galata, tacirler, kahveler, sarap, kahve, tutun, afyon, korsanlar, dilenciler, filozoflar, muezzinler, hirsizlar, hanlar, hamamlar, gercekler, dusler. Ve bunlarin hepsinin ortasinda herseyi  dusleyen bir adam, yazarimiz Ihsan Efendi. Yazdigi kitabi okuyan, yani bu dunyada yasayan oglu Bunyamin ve onun ve daha bircoklarinin hikayesi. Icimizdeki boslugun ve kurdugumuz duslerin hikayesi. Insanin hikayesi. Karakterler uzerinden anlatmak belki de en iyisi, buyrun:

Uzun Ihsan Efendi – Her seyi dusleyen adam.

Arap Ihsan – Korsan. Uzun Ihsan Efendi`nin dayisi. Dunyayi gorerek, yasayarak ona sahit olanlardan.

Alibaz – Esir. Arap Ihsan ile bir sefer donusu Galata`ya geliyor. Sonrasinda kendi cetesini kurup Efrasiyab adini aliyor.

Kubelik – Once katip, sonra alkolik, disci, cerrah ve tercuman. Evinde bir cesedi kesip bicerken yakalanir ve idama goturulur. Rene Descartes  - Yontem Uzerine Konusma`nin Kubelik tarafindan cevirisi:  Rendekar – Zagon Uzerine Otturme. Rendekar supheyi bir zagon, yani bir yontem olarak benimsemis. Amac suphe goturmeyen ilk kesin bilgiye ulasmak. Her bilgiden suphe edip de suphe ettiginden suphe edemeyince var oldugu sonucunu cikartmis. Rendekar dusunuyor, o yuzden var. Uzun Ihsan Efendi de dusunuyor, ama o dusundugu icin dunya var, bizler variz. Bizler onun dusundeyiz.  

Bunyamin – Lagimci olarak gittigi kale kusatmasindan yuzu parcalanmis olarak dondu. Dilencilerin arasina karisti. Ebrehe`nin hayatini kurtardi. O ugursuz parayi ve babasinin yazdigi atlasi koynunda tasidi. Babasini bir ficiya koydu. Fici bir gemiye yuklendi. Gemi Cebelitarik`a dogru yola cikti.

Musteri – Maymun

Vardapet – Lagimci. Gogsunde yillardir bir tas var, bir gocuk altindan ciktigindan beri bu tas orda her nefes aldiginda takirdayip durur.

Hinziryedi – Dilenciler Kethudasi, eski hirsiz yeni dilenci, Bagdat`tan meslek erbabi olarak Istanbul`a getirildi. Istanbul`un altini ustune getirdi.

Zulfiyar – Ajan, kuzeydeki o Frenk kalesi onun icin kusatildi, aslinda ondaki o ugursuz para icindi kusatma. Daha sonra Buyuk Efendi`nin adami oldu.

Ebrehe – Buyuk Efendi, Teskilat-i Istihbarat-i Humayun`un basindaki isim.  Kuzey`deki tarikatin kutsal kitabi eline gectikten sonra o ugursuz paranin pesine dustu. Sahte bir ferman ile dilencilerin basini olumden kurtardi ve emrine bagladi, yine sahte bir ferman ile Kuzey`deki o kaleyi kusattirdi ve Zulfiyar`i kacirtti. Ancak paraya ulasamadi. Para Bunyamin`in koynundaydi. Yaratilmamis olani, tabiattaki o sekizinci cismi ariyor. Kimileri bu cisme filozof tasi da diyor. Tanri dunyayi varolmayandan yaratti. Dunya bu varolmayandan olusuyor. Ebrehe iste bu varolmayan`a yaratilmamis olan diyor. Bosluga ulasmaya calisiyor. “Bosluga tapanlar” bir Frenk tarikatidir. Bu adamlar boslugun gucunue inanmakta. Bir Frenk bilgini gunun birinde bir deney yapti ve bu adamlarin sirrini kesfetti. Madeni iki yarimkureyi birlestirip tulumbalarla icindeki havayi bosaltti ve boslugu meydana getirdi. Bu kurenin iki yarisina 6 `sar tane at baglandi ve atlar ters yonlere kosuldu. Tam 12 at, bu kureleri ayiramadi. Bu da boslugun gucunu kanitlar. Ebrehe, bosluga erisince, sonsuz hiza da erismis olacak. Sonsuz hiza erismek demek, zamanda yolculuk yapmak, gecmise gitmek yani kacinilmaz olan kiyametten kacabilmek demek.


Alintilar:

“Bilmek ve sahit olmak en buyuk mutluluktur. Macera ise buyuk bir ibadettir, cunku O`nun eserini tanimanin baska bir yolu oldugunu gorebilmis degilim. Kendi payima ben, dunyayi ruyalarimla kesfetmeye calistim. Bu, yeterince cesur olmadigimin bir gostergesi olabilir. Ayni hatayi senin de yapmana yol acmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim goremediklerimi gor, benim dokunamadiklarima dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanin cekmeye cesaret edemedigi acilari cek. Dunyanin ve onun binbir halinden korkma”.........sayfa 55

“Konstantiniye, uyuyan bir devin golgesi gibi mehtabin altina uzanmisti. Sehrin uykuda oldugu o anda bile, duslerin gorulup kabuslarn gerceklestigi, sehzadelerin bogdurulup rusvetlerin hesaplandigi, gizli ittifaklarin imazlanip serbetlere binbir cesit zehirin katildigi o anda bile, sarayda kutsal emanetlerin bulundugu o odada yanik sesli bir hafiz, kendisinden oncekilerin yuz altmis yildir araliksiz kiraat ettigi Kuran`i, vecd icinde gozlerini kapayarak kimbilir kacinci defa okuyordu”......sayfa 56


“yeralti hazinelerinin arasina karisti”.....sayfa 78


“dilencilerin arasina girip kaderini beklemeye basladi”.....sayfa 90

“artik bir kahraman, bir bilge gibi davranmaliydi”....sayfa 129

“hayatini one surup, sirri bulmak icin yola cikti”....sayfa 174

“Icinde yasadigin dunya hiclikten yaratildi. Ama hicligin oteki adi olan boslugun bir parcasi artmisti.  Bu parca ikiye bolundu ve birisi, bos bir levha olarak sana verildi. Senin gordugu karanlik iste bu levhadir. Dunyanin yaratildigi boslugun bir parcasi olan bu karanliktan sen, dusler yaratiyorsun”.....Sayfa 200




2 Nisan 2012 – Londra











10 Mart 2012 Cumartesi

Kayip Gul - Serdar Ozkan



Benim okudugum baskinin uzerinde soyle yaziyor: “36 dilde, 40`i askin ulkede, 230.000 adet.” “Simyaci, Kucuk Prens ve Marti`yi sevenlerin mutlaka okumasi gereken bir kitap.” “Turk`s Little Prince charms the whole world.”

Kitap oyle bir dille yazilmis ki, okurken sanki Ingilizce`den Turkce`ye cevrilmis hissine kapiliyor insan. Sanki Turk bir yazar kendi dilinde yazmamis kitabi. Sanki cevrilebilmesi kolay olsun, uluslararasi olabilsin diye kasitli olarak boyle. Bence bu basit dil Turk edebi eseri olmaktan cikariyor kitabi. Uluslararasi hale getiriyor. Belki de bu dusunulerek yazildi. Tabi ki ayni zamanda kolay okunmayi da beraberinde getiriyor. Gercekten bir oturusta bitirilebilecek gibi duruyor. Her ne kadar ben hicbir kitabi bir oturusta bitirmemis olsam da, tahminim bunu bitirenler olacaktir.
 Tek cumleyle soylemek gerekirse bir icsel yolculuk hikayesi. Ana karakter Diana fiziksel anlamda da, icsel anlamda da bir aydinlanma yolculugu yasiyor. En sonunda da okudugumuz kitabin yazari haline donusuyor. Artemis yani Diana ego, Mary yani Meryem ise ruhu temsil ediyor. Benzetmeler uzerinden insanin celiskili ic dunyasini inceliyor yazar. Bir tarafta egomuz, diger tarafta ruhumuz. Biri hep “ben” diyen kibirli taraf, digeri ise naif ve alcakgonullu. Biri gosterisli, digeri sade. Guller varligimiz, saksi bedenimiz, kokumuz da ruhumuz oluyor. Kokumuzu kaybettigimizde yasamin da bir anlami kalmiyor. Kokumuz, yani ruhumuz ve heyecanlarimiz, biz buyudukce kayboluyor. Buyudukce duslerimizi unutuyoruz, unutturuyorlar, baskalarinin istedigi kisiler oluyoruz. Bu “baskalari” ndan cok bahsediyor yazar. Baskalarinin soyledikleri yuzunden, “millet ne der” diye hep kaybettigimiz icimizdeki o cocuktan bahsediyor.

Aklimda kalan anlara/cumlelere gelince:

Ressam Mathias sahilde karsilikli iki kayadan havalanan iki marti gorur. Martilar denize dogru alcalir, ikisi de suya carpmalarina az bir mesafe kala ani bir manevra ile beraber goge dogru yukselirler. Iki marti da onceki durumlarina yalniz baslarina var olabilmislerdir. Mathias buradan kendi hayatina ait bir ders cikarir. Daha onceki iliskilerinin neden hep bittigini anlar: “Baglanabilmek icin, once bagimsiz olmak gerekir”

Diana`nin cok sevdigi cikolatali kurabiyeyi en sona birakmasi, tabakta duran kurabiye icin Mathias`in gelecek yorumu: “Gelecek el degmemis gecmisten baska birsey degildir. Cikolatali kurabiyen el degmemis olarak gecmiste kaldi”.


Londra - 10 Mart 2012