2 Nisan 2012 Pazartesi

Puslu Kitalar Atlasi – Ihsan Oktay Anar


Iyi ki anadilim Turkce imis dedirtiyor insana bu kitap. Iyi ki boyle bir kitabi kendi dilimde okuyabiliyorum. Ne mutlu bana. Bu kitap, cesit cesit karakterin, hikayenin, mekanin icice gectigi muthis bir roman. Osmanli Donemi Istanbul`u: Sultanlar, fermanlar, gizli teskilatlar, ajanlar, lagimcilar, Galata, tacirler, kahveler, sarap, kahve, tutun, afyon, korsanlar, dilenciler, filozoflar, muezzinler, hirsizlar, hanlar, hamamlar, gercekler, dusler. Ve bunlarin hepsinin ortasinda herseyi  dusleyen bir adam, yazarimiz Ihsan Efendi. Yazdigi kitabi okuyan, yani bu dunyada yasayan oglu Bunyamin ve onun ve daha bircoklarinin hikayesi. Icimizdeki boslugun ve kurdugumuz duslerin hikayesi. Insanin hikayesi. Karakterler uzerinden anlatmak belki de en iyisi, buyrun:

Uzun Ihsan Efendi – Her seyi dusleyen adam.

Arap Ihsan – Korsan. Uzun Ihsan Efendi`nin dayisi. Dunyayi gorerek, yasayarak ona sahit olanlardan.

Alibaz – Esir. Arap Ihsan ile bir sefer donusu Galata`ya geliyor. Sonrasinda kendi cetesini kurup Efrasiyab adini aliyor.

Kubelik – Once katip, sonra alkolik, disci, cerrah ve tercuman. Evinde bir cesedi kesip bicerken yakalanir ve idama goturulur. Rene Descartes  - Yontem Uzerine Konusma`nin Kubelik tarafindan cevirisi:  Rendekar – Zagon Uzerine Otturme. Rendekar supheyi bir zagon, yani bir yontem olarak benimsemis. Amac suphe goturmeyen ilk kesin bilgiye ulasmak. Her bilgiden suphe edip de suphe ettiginden suphe edemeyince var oldugu sonucunu cikartmis. Rendekar dusunuyor, o yuzden var. Uzun Ihsan Efendi de dusunuyor, ama o dusundugu icin dunya var, bizler variz. Bizler onun dusundeyiz.  

Bunyamin – Lagimci olarak gittigi kale kusatmasindan yuzu parcalanmis olarak dondu. Dilencilerin arasina karisti. Ebrehe`nin hayatini kurtardi. O ugursuz parayi ve babasinin yazdigi atlasi koynunda tasidi. Babasini bir ficiya koydu. Fici bir gemiye yuklendi. Gemi Cebelitarik`a dogru yola cikti.

Musteri – Maymun

Vardapet – Lagimci. Gogsunde yillardir bir tas var, bir gocuk altindan ciktigindan beri bu tas orda her nefes aldiginda takirdayip durur.

Hinziryedi – Dilenciler Kethudasi, eski hirsiz yeni dilenci, Bagdat`tan meslek erbabi olarak Istanbul`a getirildi. Istanbul`un altini ustune getirdi.

Zulfiyar – Ajan, kuzeydeki o Frenk kalesi onun icin kusatildi, aslinda ondaki o ugursuz para icindi kusatma. Daha sonra Buyuk Efendi`nin adami oldu.

Ebrehe – Buyuk Efendi, Teskilat-i Istihbarat-i Humayun`un basindaki isim.  Kuzey`deki tarikatin kutsal kitabi eline gectikten sonra o ugursuz paranin pesine dustu. Sahte bir ferman ile dilencilerin basini olumden kurtardi ve emrine bagladi, yine sahte bir ferman ile Kuzey`deki o kaleyi kusattirdi ve Zulfiyar`i kacirtti. Ancak paraya ulasamadi. Para Bunyamin`in koynundaydi. Yaratilmamis olani, tabiattaki o sekizinci cismi ariyor. Kimileri bu cisme filozof tasi da diyor. Tanri dunyayi varolmayandan yaratti. Dunya bu varolmayandan olusuyor. Ebrehe iste bu varolmayan`a yaratilmamis olan diyor. Bosluga ulasmaya calisiyor. “Bosluga tapanlar” bir Frenk tarikatidir. Bu adamlar boslugun gucunue inanmakta. Bir Frenk bilgini gunun birinde bir deney yapti ve bu adamlarin sirrini kesfetti. Madeni iki yarimkureyi birlestirip tulumbalarla icindeki havayi bosaltti ve boslugu meydana getirdi. Bu kurenin iki yarisina 6 `sar tane at baglandi ve atlar ters yonlere kosuldu. Tam 12 at, bu kureleri ayiramadi. Bu da boslugun gucunu kanitlar. Ebrehe, bosluga erisince, sonsuz hiza da erismis olacak. Sonsuz hiza erismek demek, zamanda yolculuk yapmak, gecmise gitmek yani kacinilmaz olan kiyametten kacabilmek demek.


Alintilar:

“Bilmek ve sahit olmak en buyuk mutluluktur. Macera ise buyuk bir ibadettir, cunku O`nun eserini tanimanin baska bir yolu oldugunu gorebilmis degilim. Kendi payima ben, dunyayi ruyalarimla kesfetmeye calistim. Bu, yeterince cesur olmadigimin bir gostergesi olabilir. Ayni hatayi senin de yapmana yol acmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim goremediklerimi gor, benim dokunamadiklarima dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanin cekmeye cesaret edemedigi acilari cek. Dunyanin ve onun binbir halinden korkma”.........sayfa 55

“Konstantiniye, uyuyan bir devin golgesi gibi mehtabin altina uzanmisti. Sehrin uykuda oldugu o anda bile, duslerin gorulup kabuslarn gerceklestigi, sehzadelerin bogdurulup rusvetlerin hesaplandigi, gizli ittifaklarin imazlanip serbetlere binbir cesit zehirin katildigi o anda bile, sarayda kutsal emanetlerin bulundugu o odada yanik sesli bir hafiz, kendisinden oncekilerin yuz altmis yildir araliksiz kiraat ettigi Kuran`i, vecd icinde gozlerini kapayarak kimbilir kacinci defa okuyordu”......sayfa 56


“yeralti hazinelerinin arasina karisti”.....sayfa 78


“dilencilerin arasina girip kaderini beklemeye basladi”.....sayfa 90

“artik bir kahraman, bir bilge gibi davranmaliydi”....sayfa 129

“hayatini one surup, sirri bulmak icin yola cikti”....sayfa 174

“Icinde yasadigin dunya hiclikten yaratildi. Ama hicligin oteki adi olan boslugun bir parcasi artmisti.  Bu parca ikiye bolundu ve birisi, bos bir levha olarak sana verildi. Senin gordugu karanlik iste bu levhadir. Dunyanin yaratildigi boslugun bir parcasi olan bu karanliktan sen, dusler yaratiyorsun”.....Sayfa 200




2 Nisan 2012 – Londra











10 Mart 2012 Cumartesi

Kayip Gul - Serdar Ozkan



Benim okudugum baskinin uzerinde soyle yaziyor: “36 dilde, 40`i askin ulkede, 230.000 adet.” “Simyaci, Kucuk Prens ve Marti`yi sevenlerin mutlaka okumasi gereken bir kitap.” “Turk`s Little Prince charms the whole world.”

Kitap oyle bir dille yazilmis ki, okurken sanki Ingilizce`den Turkce`ye cevrilmis hissine kapiliyor insan. Sanki Turk bir yazar kendi dilinde yazmamis kitabi. Sanki cevrilebilmesi kolay olsun, uluslararasi olabilsin diye kasitli olarak boyle. Bence bu basit dil Turk edebi eseri olmaktan cikariyor kitabi. Uluslararasi hale getiriyor. Belki de bu dusunulerek yazildi. Tabi ki ayni zamanda kolay okunmayi da beraberinde getiriyor. Gercekten bir oturusta bitirilebilecek gibi duruyor. Her ne kadar ben hicbir kitabi bir oturusta bitirmemis olsam da, tahminim bunu bitirenler olacaktir.
 Tek cumleyle soylemek gerekirse bir icsel yolculuk hikayesi. Ana karakter Diana fiziksel anlamda da, icsel anlamda da bir aydinlanma yolculugu yasiyor. En sonunda da okudugumuz kitabin yazari haline donusuyor. Artemis yani Diana ego, Mary yani Meryem ise ruhu temsil ediyor. Benzetmeler uzerinden insanin celiskili ic dunyasini inceliyor yazar. Bir tarafta egomuz, diger tarafta ruhumuz. Biri hep “ben” diyen kibirli taraf, digeri ise naif ve alcakgonullu. Biri gosterisli, digeri sade. Guller varligimiz, saksi bedenimiz, kokumuz da ruhumuz oluyor. Kokumuzu kaybettigimizde yasamin da bir anlami kalmiyor. Kokumuz, yani ruhumuz ve heyecanlarimiz, biz buyudukce kayboluyor. Buyudukce duslerimizi unutuyoruz, unutturuyorlar, baskalarinin istedigi kisiler oluyoruz. Bu “baskalari” ndan cok bahsediyor yazar. Baskalarinin soyledikleri yuzunden, “millet ne der” diye hep kaybettigimiz icimizdeki o cocuktan bahsediyor.

Aklimda kalan anlara/cumlelere gelince:

Ressam Mathias sahilde karsilikli iki kayadan havalanan iki marti gorur. Martilar denize dogru alcalir, ikisi de suya carpmalarina az bir mesafe kala ani bir manevra ile beraber goge dogru yukselirler. Iki marti da onceki durumlarina yalniz baslarina var olabilmislerdir. Mathias buradan kendi hayatina ait bir ders cikarir. Daha onceki iliskilerinin neden hep bittigini anlar: “Baglanabilmek icin, once bagimsiz olmak gerekir”

Diana`nin cok sevdigi cikolatali kurabiyeyi en sona birakmasi, tabakta duran kurabiye icin Mathias`in gelecek yorumu: “Gelecek el degmemis gecmisten baska birsey degildir. Cikolatali kurabiyen el degmemis olarak gecmiste kaldi”.


Londra - 10 Mart 2012